GalaxiForum


Geri git   GalaxiForum >
.....::::: Sosyal Konular :::::.....
> Kültür-Sanat > Kitaplık

Konu Kapatılmıştır
 
Seçenekler
Alt 17-02-2007, 16:36   #7
MeGa_X
Assist Admin
 
MeGa_X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
Yaş: 50
Mesajlar: 840
Ünvan
Rep:: 118
Rep Puanı : 10495
Rep Derecesi : MeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond repute
Teşekkür durumu
Teşekkür Etti: 396
916 Mesajınıza 1,550 Teşekkür Edildi
Standart

Sponsored Links
Anılarım


Ernst E. HIRSCH


ÖZET

Prof. Dr. Ernst E. Hirsch, 1933-1950 yılları arasında Türkiye'de görev yapmış Yahudi-Alman bilim adamlarından biridir. Ülkesinin başı Hitler belasına bulaşınca, bir dizi serüvenden sonra pek çok soydaş ve meslektaşı gibi kendini Türkiye'de bulmuştur. Prof. Hirsch, bir Hukuk profesörü olarak hem kanunların hazırlanmasına, hem eğitim reformunun şekillenmesine, hem de öğrencilerin yetişmesine katkıda bulunacaktır. Ancak Türk Milli Eğitim Bakanlığı'nın bir şartı vardır. En kısa zamanda Türkçe öğrenecek ve derslerini de Türkçe verecektir. Çaresiz, o da işe, Türkçe^Almanca sözlük alarak başlar, ama ü ve i harflerini öğreninceye kadar epey bir çaba sarfetmesi gerekir.

TÜBİTAK tarafından yayınlanan bu eser, oldukça detaylı ve düzenli hazırlanmış bir otobiyografidir. Prof. Dr. Hirsch'in yaşamı ülkemizdeki birçok kişi tarafından ve yine birden çok nedenle dikkate değer bulunmaktadır. 20 Ocak 1902 - 29 Mart 1985 yılları arasında yaşamış olan Profesör'ün otobiyografisinin orjinali, 1982 yılında Münih'te Almanca yayımlanmıştır.

Hayatının ilk yıllarından itibaren hem çalışıp hem okumuş olan Hirsch, bu durumu anlatırken, "çıraklık ve stajyerlik yaptığım dönemlerde hayat okulunun resmi okullardan daha zor olduğunu kavramıştım" ifadesiyle, zorlu yaşam öyküsünden anlamlı bir kesit vermektedir. Bu eserde Profesör Hirsch'in yaşamının ilk yıllarına ait bilgilerin yanı sıra; akademik yaşama geçişi, Türkiye'ye gelişi, İstanbul Üniversitesi'nin ilk yılları ve burada Hirsch'in hangi görevleri aldığı, öğretim üyeliği sırasında Türkçe kitap yokluğu nedeniyle çektiği sıkıntıları, öğrencilerdeki sınav korkusunu giderebilmek için neler yaptığı gibi pekçok ilginç bilgiye ulaşmak mümkündür. Eser bunlardan başka Türkiye'nin ilk yıllarını bir yabancı gözüyle görmek fırsatı da yaratmaktadır.

Prof. Hirsch 1933 yılında Almanya'dan ayrılarak 1933-1943 yıllarında İstanbul Hukuk Fakültesi'nde, 1943-1952 yıllarında da Ankara Hukuk Fakültesi'nde davetli öğretim üyesi olarak çalışmıştır. Eserin doyurucu kapsamı içerisinde Profesör'ün İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde aldığı görevler ve Ankara'da Türk uyruğuna geçişi ile ilgili bilgiler de yer almaktadır.

Anılarım, Profesör'ün kütüphaneciliğe duyduğu ilgi nedeniyle de bazı okuyucuların dikkatini çekecektir. Prof. Dr. Hirsch, İstanbul Üniversitesi bünyesinde öğretim üyeliğinin dışında "kütüphaneci" olarak da hizmet vermiştir. Hirsch'in bu konudaki görüşleri son derece ilgi çekicidir ve Profesör, kütüphaneci olarak gördüğü durumu ve yaptıklarını yine akıcı bir dille sunmaktadır. "Kitaplığı olmayan bir üniversite, cephaneliği olmayan bir kışlaya benzer" ifadesiyle başlayan bölümde, Hirsch'in kütüphaneye verdiği önem ve o yıllarda Türk kütüphaneciliğinin içinde bulunduğu durum ortaya konmaktadır. Profesör, yine aynı bölümde "demek ki, yapılacak ilk iş, Türk kanunlarının hazırlanmasında örnek alınmış Avrupa ülkelerinin hukukları ile ilgili kanun ve dergi koleksiyonlarından oluşacak bir kitaplık kurmaktı" dedikten sonra; "ilk başta Türk meslektaşlara bu sorunun önemini, özellikle kapsamını da kavratmakta güçlük çektim. Türk meslektaşlar, bilimsel bakımdan iyi-kötü doyurucu bir kitaplık kurmanın, bunu düzenli olarak yenileştirmenin ve sürdürmenin ne muazzam bir iş olduğunu zihinlerinde canlandıramıyorlardı" şeklinde hayretini ifade etmiştir.

Değişik bakanlıklara danışmanlık yapan Hirsch bugün hepsi birer ünlü hukukçu olan pek çok öğrencinin yetişmesi için emek sarfetmiştir. Türkiye'yi ve Türk insanını çok sevmiş ve fırsat buldukça Anadolu'yu gezip Türk insanını yakından tanımak istemiştir. Hukukla ilgilenen herkesin yakından tanıdığı Prof. Hirsch Türk Hukuk Lügati, Üniversiteler Kanunu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve Marka, Patent, Sınai ve Faydalı Modeller Kanununun taslaklarını da hazırlamıştır.

Profesör Hirsch, ülkemizde bu kadar emek sarf ettikten sonra kendini bizden biri olarak görmektedir. 1958 Aralık ayında "Vatan" gazetesinde onun hakkında şunlar yazılmıştır: 'Profesör Hirsch, Türkiye'de geçirmiş olduğu yirmi yıldan sonra tamamen bizden biri olmuştur. Herhalde iyi bir Alman'dır, ama hiç şüphesiz, aynı derecede de iyi bir Türk'tür." Prof. Hirsch, anılarının bir yerinde kendisinin de çağrıldığı "29 Ekim Cumhuriyet Bayramı" davetinden şu sözlerle bahseder: "Ve işte ben, kendi Alman vatanında Yahudi olduğu için hor görülen, (aşağılık) ırka mensup olduğu için işgal ettiği mevkiilerden kovulan, evini yurdunu terkedip, yabancı ülkelere kaçmak zorunda bırakılan ben, dünyanın bir ucundaki Türkiye'de, nice billurlarla, mermerleri, somaki taşı, paha biçilmez kakma işlerinin ihtişamıyla parıldıyan, nice değerli mobilyayla, resimle süslü, bir zamanların taht salonu olan bu mekanda, ülkenin bin seçkininden sayılan, saygıdeğer bir Alman profesörü sıfatıyla bulunmaktaydım."

Anılarım adlı eserde yer alan Weimar Cumhuriyeti'nin çöküş yılları, Hitler'in iktidara gelişi ve hukukçuların tutumu, Atatürk Türkiyesi'nin ilk 30 yılı ile ilgili görüşler ve gözlemler, hukukçu olsun olmasın yakın tarihle, toplum ve siyaset hayatı ile ilgilenen okuyucuların ilgisini çekecektir. Bu kitabın bir başka özelliği de üniversite özerkliği ve üniversite hayatımızın nereden nereye geldiğini öğrenmek isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı olmasıdır.
MeGa_X is offline  
Alt 17-02-2007, 16:37   #8
MeGa_X
Assist Admin
 
MeGa_X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
Yaş: 50
Mesajlar: 840
Ünvan
Rep:: 118
Rep Puanı : 10495
Rep Derecesi : MeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond repute
Teşekkür durumu
Teşekkür Etti: 396
916 Mesajınıza 1,550 Teşekkür Edildi
Standart

Savaşçı
Doğan CÜCELOĞLU
Sistem Yayıncılık

ÖZETİ

Bu kitabında Doğan Cüceloğlu, her şeyin hızla değişmekte olduğu bir dünyada bireyin kendisi olarak kalabilme olgusundan yani savaşçı özelliğinden söz ediyor. Kitabın kurgusu, meslek hayatına yeni atılan bir sınıf öğretmeni olan Arif Bey'le yazarın kendisi arasında geçen söyleşilere dayanıyor. Kitap kimin için yazılmış sorusunun cevabı şu şekilde ifade ediliyor: "Anlamlı ve coşkulu bir yaşam sözü size bir şey ifade ediyorsa, o yönde öğrenmek, o yönde değişmek, eylem içinde olmak istiyorsanız, bu kitap sizin için yazıldı".

Kitap, bireyin hayata bakışını etkileyecek şekilde bir değişimi hedefleyen dokuz ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde henüz anlamı oturmamış bir hayatın temel sorunundan, "mış gibi" yaşamaktan kurtulmak için bir arayıştan bahsedilmektedir. İkinci bölümde böyle bir arayışın başlayabilmesi için gerekli olan bir uyanış süreci irdeleniyor. Kişi ancak uyandıktan sonra daha önce yaşadıklarının gerçek olmadığının farkına varıyor. Bundan sonraki aşamada anlamlı ve coşkulu bir yaşam için niyet etmek geliyor. Böyle bir yaşamı yaratmak için kişisel bütünlük içinde gerçeğe sürekli saygılı kalarak, neyi bilip neyi bilmediğinin farkında olarak mücadele etmek geliyor. Anlamlı bir yarın yaratmak için güçlü olmak gerekiyor. Bu gücün kaynağının yine bireyin kendisi olduğu beşinci bölümde inceleniyor. Yarın kavramı içinde önemli bir bileşen olarak sorumluluk kavramını görüyoruz. Yaşamakta olduğumuz anın güzelliklerinin nasıl farkına varılabileceği ve ölüm bilinci yedinci bölümde incelenmektedir. Kimlerin savaşçı olabileceği ve savaşçı olabilmek için gerekli olan değişimler sekizinci bölümün konusunu oluşturuyor. Yaşandıkça ağırlaşan, yükü her geçen gün artan bir yaşam içinde bitmeyen işlerin nasıl bitirilebileceği ve değişime nasıl cesaret edileceği anlatılmaktadır.

Yazar ve Arif Bey arasındaki diyaloglar bazı bölümlerde çok yapay kalsa da, bu konuşmalar ve buluşmaların Arif Bey'in hayata bakışını değiştirdiğini görüyoruz. Yazarla Arif Bey arasındaki buluşmaları adeta bir laboratuvar çalışması olarak algılamak gerekiyor. İlk tanışmalarında mesleğine ısınamamış, ne yapacağı konusunda kararsız bir sınıf öğretmeni imajı verilmişken, ilerleyen bölümlerde mesleğini seven, kendi kapasitesinin farkına varmış kararlı bir öğretmen portresi, bir savaşçı yansıtılıyor. Bu değişimde bir savaşçıda bulunması gereken özellikler vurgulanıyor.

Savaşçı, karar vermeden önce, karar ortamına getirdiği bilinçle tam sorumluluk alır ve verdiği karalardan asla pişmanlık duymaz. Gelişen olayları sabırla bekler ve Don Juan Carlos örneğinde olduğu gibi yüksek bir ölüm bilincine sahiptir. Bu ölümlü dünyada her şey boş tavrından ziyade, yaşanmakta olan anın çok kıymetli olduğu ve bir daha yaşama fırsatı olmayacak bu anın bilinci içinde yaşanması gerektiğini bilir. Savaşçı stratejik bir tavır içinde yaşar ve vuruş menzili içinde eylemini gerçekleştirir. Hiç bir şeyin müptelası olmaz ancak her şeye saygı ile yaklaşır. Savaşçı her problemi, üstesinden gelinmesi gereken bir öğrenme fırsatı olarak görür. Savaşçı beden ve ruh sağlığına, yeme, içme, temizlik, dinlenme konusunda yüksek bir bilince sahiptir. Yaşamına katkıda bulunan her şeye ve herkese şükran duygusu besler.

Toplumsal yaşantımızın önemli sorunlarından biri bireylerin "birey olma" ve "ait olma" boyutu arasındaki farkı anlayamamalarıdır. Pek çok insan başkalarının beklentilerini, başkalarının onu hakkındaki düşüncesini kendi değerlendirmelerinden daha üstün tutarak özünden uzaklaşmaktadır. Bu anlamda kişinin yaratıcılığı adeta kaybolmakta ve kişi kendi varlığını temelde "elalem ne der" düşüncesine oturtmaktadır. Sağlıklı toplumlarda bireyin kendine olan sorumluluğu başkalarına karşı duyduğu sorumluluktan önce gelmektedir.

Savaşçı, kendini geliştirmek arzusunda olan, arayışlarına yön vermek isteyen, merak ettiği pek çok konuda bilgi edinmek ve daha da önemlisi kendi içinde barışık yaşamak isteyen bireylerin okuması gereken bir yapıttır. Bulunduğu konum gereği sürekli iyi bir model olmak zorunda kalan kişiler, bu kitabı bireyselliklerini ne şekilde muhafaza edecekleri konusunda başvuru kaynağı olarak kullanabilirler.

Hangi meslek grubuna mensup olursak olalım bazen bir öğretici bazen de bir öğrenici rolü oynamak zorunda kalacağımız için bu kitaptan çıkaracağımız çok fazla ders vardır. Yaptığı işi sevmeyen, ileriye dönük bir beklentisi olmayan, kendi içindeki çelişkilerden kurtulamayan bireylerin sayısının hızla arttığı bir ortamda Doğan CÜCELOĞLU'nun bu yapıtı önemli bir boşluğu doldurmaktadır.
MeGa_X is offline  
Alt 17-02-2007, 16:37   #9
MeGa_X
Assist Admin
 
MeGa_X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
Yaş: 50
Mesajlar: 840
Ünvan
Rep:: 118
Rep Puanı : 10495
Rep Derecesi : MeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond repute
Teşekkür durumu
Teşekkür Etti: 396
916 Mesajınıza 1,550 Teşekkür Edildi
Standart

Asya Yolları, Himalayalar ve Ötesi
Nasuh MAHRUKİ
Yapı Kredi Yayınları


ÖZET


Nasuh Mahruki, "Asya Yolları, Himalayalar ve Ötesi" adlı kitabında motosikletle İstanbul'dan yola çıkıp Nepal'in başkenti Katmandu'ya gidişini, Tibet'te 28 Eylül 1997 günü 8201 m yüksekliği ile dünyanın altıncı yüksek dağı olan CHO OYU'nun zirvesine gerçekleştirdiği Türkiye'nin en yüksek solo tırmanışını ve Nepal, Sıkkım, Hindistan, Pakistan ve İran'ı geride bırakarak tekrar İstanbul'a dönüş yolculuğunu anlatmaktadır.

Kitabın ilk bölümünde; Nasuh Mahruki motosikleti ile doğuya doğru yaptığı yolculuğunu şehir şehir, ülke ülke anlatmaktadır. Başlangıçta İstanbul'dan yola çıkışı, Yozgat'ta, Doğu Beyazıt'taki konaklamaları, İran sınırını geçişi, İran'ın Tebriz, Tahran, İsfahan, Yazd, Bam şehirlerinde yaşadıkları ve gezip gördüğü diğer yerleri naklettikten sonra, buradan Pakistan sınırı geçişi, Quetta, Rhakni, Multan, Lahor, Wakha üzerinden Pakistan çöllerindeki uzun ve yorucu yolculukları, bu sırada yaşadıklarını, karşılaştıkları zorlukları anlatmaktadır.

Mahruki, daha sonra, Pakistan'dan Hindistan'ın Amritsar şehrine ulaşmalarını ve burada Sikhlerin kutsal tapınakları olan ve Müslümanların Kabesine karşılık gelen Altın Tapınak'ta konaklamalarını, buradan Hindistan'ın başkenti Delhi'ye yaptıkları yolculukları, buradan Firuz Abad ve Hindu dinine mensup olan Hintlilerin kutsal şehri Varanasi'ye olan yolculuklarını anlatmaktadır. Yazarı derinden etkileyen, Varanasi'de sabah güneş doğarken Hindularca kutsal kabul edilen Ganj nehri kenarındaki sabah ayinleri ve ritüeller, ayrıca Budizm dininin kurucusu Sidhartha Buda'nın doğduğu köye ziyaretinin uzun uzun anlatılması ile devam eden kitap, bundan sonra Hindistan'dan Nepal'e geçişi, Nepal'in üç önemli kentlerinden biri olan Pokhara'yı, oradan motorsikletle yapılan yolculuğun son noktası olan Nepal'in başkenti Katmandu'ya ulaşmasını anlatmaktadır.

Kitabın bundan sonraki bölümünde özel bir bölüm yer almakta ve Nasuh Mahruki'ye yolculuğu sırasında arkadaşlık eden bayan arkadaşı Elif'in, yolculukla ilgili gözlemleri ve bu uzun ve zorlu yolculuğun kişisel olarak ona kazandırdıkları kendi ağzından aktarılmaktadır.

Elif, "... Şimdi düşündüğüm zaman her şey gerçekten bir hayalmiş gibi geliyor. Nasuh'un hep anlattığı, benim de düşlemeye çalıştığım Nepal'e, Katmandu'ya gitmek; üstelik İran'ı, Pakistan'ı, Hindistan'ı görmek, inanılmaz geliyordu. Nasuh beni bu yolculuğa ikna ederken, işlemler tamamlanırken, hazırlıklarımızı yaparken, hatta son gün, ertesi gün yola çıkacak olmamıza rağmen, o bilinmezlik duygusu içimi öylesine kaplamıştı, o yollar, o ülkeler şimdi ayaklarımızla üzerine bastığımız noktadan öylesine uzaktaydı ki, artık hayaller-gerçekler tüm heyecanıyla çarpışmaya, içiçe geçmeye başlamıştı." şeklinde duygularını ifade ediyor ve "...Bu yolculukta, herkesi, her şeyi ne kadar çok sevdiğimi anladım. Her şey için şükran duyuyorum." diyerek sözlerini noktalamaktadır.

Kitabın beşinci bölümünde; 8201 m yükseklikliğiyle ulaşılması oldukça zor olan Cho Oyu Dağı'na tırmanışın öyküsü, bir günlük tarzında yer almaktadır. Bu öykü, Katmandu'da diğer dağcılarla buluşmayla başlayan, uzun ve zorlu Tibet geçişi ile devam eden, daha sonra zirveye doğru giden yolda tırmanışın tüm lojistik ve dağcılık yanı, karşılaşılan zorluklar ve tırmanışın teknik detayları ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır.

Tırmanışın başarıyla tamamlanması ve Katmandu'ya dönüş yolculuğu, tırmanış grubu ile Katmandu'da yapılan kutlama ve vedalaşmadan sonra kitap, Nasuh Mahruki'nin Nepal'e geliş yolculuğunda kullanmış olduğu motosikletiyle tekrar Nepal'in ve Hindistan'ın ücra köşelerinde yaptığı sehayat anıları ve gözlemleri ile devam etmektedir.

Mahruki, eve dönüş yolculğu sırasında, Katmandu'dan sonra Hetauda, Kakar, Vitta üzerinden Hindistan'da Darjeeling'e ve oradan da ancak özel bir izinle ziyaret edilebilme imkanı olan Sıkkım'daki kasaba ve şehirleri dolaşması, buradaki çeşitli Hindu ve Budist Tapınakları ve Manastırlarını ziyaret edişi, buradaki din adamlarıyla yapmış olduğu sohbetleri ve yine Sıkkım üzerinden Hindistan'ın doğusunda yer alan Kajuraho'ya gidişini, buradaki yaklaşık 1000 yıllık kutsal Hindu tapınaklarını, buradan Agra yakınlarındaki Moğol İmparatorluğunun görkemli döneminde inşa edilmiş ve sonra kuraklık nedeniyle terk edilmiş olan Moğol mimarisinin yaşayan en güzel örneklerini görebileceğimiz Fatehpur Sikri kentine gidişini ve buradaki gözlemlerini, buradan başkent Delhi'ye motosikleti ile ulaşmasını anlatmaktadır.

Başkent Delhi'den sonra Hindistan'ın en renkli eyaleti olarak kabul edilen Rajastan'a yaptığı yolculuğunu, buradaki birbirinden güzel Ajmer, Puşkar, Manhesar, Paguara, Udaipur kentlerini dolaşmasını ve bu arada Puşkar'da her yıl düzenlenen Deve Festivalindeki gözlemlerini aktarmaktadır.

Kitabın son bölümünde ise, yazar, Hindistan ve İran üzerinde gerçekleştirdiği dönüş yolculuğunu, Türkiye'ye girişini, Ankara üzerinden İstanbul'a ulaşmasını ve bu uzun yolculuğun kendisine kazandırdığı manevi değerleri, yaşama bakışı ile ilgili kendisindeki değişiklikleri, görüşlerini dile getirmektedir.
MeGa_X is offline  
Alt 17-02-2007, 16:38   #10
MeGa_X
Assist Admin
 
MeGa_X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
Yaş: 50
Mesajlar: 840
Ünvan
Rep:: 118
Rep Puanı : 10495
Rep Derecesi : MeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond repute
Teşekkür durumu
Teşekkür Etti: 396
916 Mesajınıza 1,550 Teşekkür Edildi
Standart

Atatürk Din Ve Laiklik
Rauf R.Denktaş
Kastaş Yayınları, İstanbul


ÖZET


Yazar, kitabında Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyetinin temelini oluşturan laiklik ilkesine bakışını incelemiştir.

Rauf R. DENKTAŞ, bilindiği üzere Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanıdır. Bu kitabın çıkışı, yazarın kendi tabiri ile, son zamanlarda ortaya çıkan bazı çevrelerce Atatürkçülük ile Laikliğin din düşmanlığı olarak yorumlanması olayına tepkidir. Yazar, eserinde özellikle gençlere hitap etmektedir. Kitabın giriş yazısında bu konular ve irtica meselesi ele alınmaktadır. Kitap ilk olarak bu konularla ilgili notlar olarak hazırlanmış, Kıbrıs Kültür Derneği'nde yapılan bir toplantıda sorulan sorular ve daha geniş çapta İslam Cemiyeti'nin daveti üzerine Atatürk Kültür Derneği'nde yaptığı konuşmalarla bugünkü durumuna gelmiştir.

Birinci bölümde İslamiyet'in özellikleri ve Allah'tan bahsedilmektedir. Bu bölümde; kitabın genelinde olduğu gibi Atatürk'ün konu hakkındaki sözlerine yer verilmektedir. Atatürk, İslamiyet'in son din olmasının, son derece akla uygun ve doğal bir din olmasından kaynaklandığını söylemektedir. Bunun akabinde bu bölümde Atatürk'ün müfredatta dini eğitim olmasını istemesinden bahsedilmektedir. Son olarak da İslamiyet çerçevesinde İnsan, Ruh, İyilik ve Günah incelenmiştir.

İkinci bölüm dinin yüceliğini inceler. Bu bölüme dünyaca kabul gören ünlü şahsiyetlerin Kur'an ve İslam Dini hakkında görüşleri ile başlanılmıştır. Tüm bu sözler dinimizin yüceliğinin yabancılar tarafından da kabul gördüğünü kanıtlamaktadır. Dinimiz, peygamberimizin hayatı ve sözleri ile bir bütünlük oluşturduğundan peygamberimizin kişiliği de övgü ile anlatılmaktadır. Bu gerçeklerin ışığında, Atatürk'ün anlattığı Türk askerinin Çanakkale'de gözünü kırpmadan ölüme gittiği Bomba Sırtı olayını anlamak kolaylaşmaktadır. Ayrıca bu bölümde, tartışma konusu olan "Tevekkül"e de değinilmiştir. Yazar; dinimizin yüceliğini anlatırken, İslamiyet'in Beş Şartı'nı da kendi yorumlarıyla açıklamıştır.

Üçüncü bölümde, "İslamiyet Güzel Ahlaktır" düşüncesi incelenmiştir. Yazar, bu bağlamda doğruluk, oruç, yardım ve güzel ahlaklı olmanın koşul ve erdemlerini ele almıştır. Bunu yaparken "Güneş karı nasıl eritirse, güzel huy da günahları eritir" gibi peygamberimizin sözlerinden ve yaşayışından örnekler verilmiştir.

Dördüncü bölümün adı "Atatürk'ün Laiklik Anlayışı" dır. Bu bölümde ağırlıklı olarak, Atatürk'ün sözlerine yer verilmiştir ve Atatürk'ün din istismarına, kadercilik yüzünden oluşan tembelliğe ne kadar karşı olduğu, kadın erkek eşitliğine inanışı ve uygulayışı, kutsal aile kurumuna bakışı ve tarikatlara karşı oluşu ele alınmıştır. Bunlara örnek olarak büyük dinimiz "çalışmayanın insanlıkla ilgili olmadığını" bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kafir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, Müslümanların kafirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?" veya Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyeti şeyhler ve dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır." sözü örnek olarak verilmiştir.

Son bölüm olan "Müslümanlığın Erdemleri" bölümünde, ilk olarak İslamiyet'te Allah'ın kullarından beklediklerinden ve bu bağlamda insanlarda bir benlik ve varoluş sebebi bilinci olmasının gerekliliğinden bahsedilmektedir. İslamiyet'in erdemlerini bilen bir kişinin Kuran'ı okuyup, Allah sevgisi ve korkusuna sahip olarak yaptıklarının hesabını verebileceğini belirten yazar, insanların kendilerine gün sonunda "Allah'a çok şükür bugün Allah'ın istediği şekilde, insanca yaşadım" diyebildiği takdirde ne kadar büyük bir iç huzura kavuşacaklarını anlatmaktadır. Bu bölümde ayrıca aklın her şeyden üstün olduğu gösterilmiş ve konuyu pekiştiren anekdotlara yer verilmiştir. Yazar, ayrıca Atatürk'ün 31 Ocak 1923'te İzmir'de halka hitaben söylediği sözlere de yer vermiştir. Bu sözler ile Atatürk, kadınların görevi ve Türk toplumundaki yerlerini, kadınların kılık kıyafetleri ile ilgili görüşlerini ve dinimizin bizi gerileten bir din olmadığını belirtmiştir. Özellikle "Örtünme, kadını yaşayışından ayıracak biçimde olmamalıdır" sözleri konuyu özetlemeye yeter.

Sonuç olarak, Atatürk'ün din ve laiklik konusundaki düşünce ve sözlerini toplamış olan kitapın, konu ile ilgili yazarın hitapları ve notlarından oluştuğu için halkın geneline ve özellikle gençlere faydalı olacak mesajlar içermektedir.
MeGa_X is offline  
Alt 17-02-2007, 16:40   #11
MeGa_X
Assist Admin
 
MeGa_X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
Yaş: 50
Mesajlar: 840
Ünvan
Rep:: 118
Rep Puanı : 10495
Rep Derecesi : MeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond repute
Teşekkür durumu
Teşekkür Etti: 396
916 Mesajınıza 1,550 Teşekkür Edildi
Standart

Ankara

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
Akba Kitap Evi, Ankara


ÖZET


Cumhuriyetimizin başkenti Ankara'yı anlatan Yakup Kadri'nin "Ankara" adlı romanı, üç ayrı dönemi ve bu dönemlerin Ankara hayatını yansıtması yönüyle ilginç ve okunmaya değer bir eserdir. Romanın başkahramanı Selma Hanımın hayatı, evlilikleri ve insanî ilişkileri ile birlikte Ankara'nın üç dönemi canlı tasvir ve olaylarla verilir.

Bu dönemler:
1. Millî Mücadele'den önceki Ankara (Savaş zenginlerinin, yolsuzlukların ve arayışların belirdiği Ankara).
2. Millî Mücadele'deki Ankara (Millî silkinişin ve yeniden toparlanan, zaferi kazanan Ankara).
3. Millî Mücadele'den sonraki Ankara (Savaş sıkıntılarının geride kaldığı, modernleşen ve bir o kadar da özünden kopup sosyeteleşen Ankara).

Selma Hanım, İstanbul'daki bir bankada muamelât şefi olarak görev yapan kocası Ahmet Nazif Bey ile birlikte Ankara'ya gitme hazırlıkları yapar. Önce deniz yolu ile İnebolu'ya; oradan da kara yolu ile (İnebolu - Kastamonu - Çankırı güzergâhı = İstiklâl Yolu) Ankara'ya gelirler. Onların Ankara'ya gelmek istemelerindeki en büyük amaç; bir kurtuluş ümidi aramalarıdır. Çünkü, İstanbul yabancı devlet askerleri tarafından işgal altındadır ve Türklere her türlü işkence ve zulüm yapılmaktadır. Onlara göre; Ankara'da başlatılan Millî Mücadele, dolayısıyla Ankara adı, bir kurtuluş umududur.

Selma Hanım ve Nazif Bey, Ankara'ya gelişlerinde Tacettin Mahallesi'ndeki küçük bir eve yerleşirler. Yerleştikleri evin sahibi Ömer Efendi ve ailesi Ankara'nın seçkin kimselerindendir. Bu seçkinlik, soydan ziyade para ve mala dayanmaktadır. Ömer Efendi ve ailesi Birinci Dünya Savaşı'ndan yararlanmayı bilen savaş zenginlerindendir. Birinci Dünya Savaşı döneminde bu tür zenginlerin birdenbire ortaya çıkması olağan olduğu için halk, Ömer Efendiyi ve ailesinin bu türedi zenginliğini yadırgamaz.

"Zira Büyük Kavga'da cephe gerisini tutanlardan birçoklarının, yalnız Ankara'da değil, memleketin her bucağında böyle hiç yoktan servet ve samana konuverişleri en tabiî hadiselerden biri hâlini almıştır." (Karaosmanoğlu, 1934:23)

Nazif Bey, bir gün eski arkadaşlarından Murat Beyle karşılaşır. Murat Bey, Büyük Millet Meclisi'nde mebustur ve Etlik'teki bağ evinde oturur. Murat Bey; Nazif Bey ve karısı Selma Hanımı Etlik'teki bu bağ evine davet eder. Ankara'nın monoton havasından sıkılan Selma Hanım, kocasını razı eder ve Murat Bey'in Etlik'teki bağ evine gidilir. Murat Beyin evinde bir başka misafir daha vardır. Binbaşı Hakkı Bey... Selma Hanım, Bnb. Hakkı Beyin gururlu, milliyetçi ve vatanperver düşünceleri karşısında büyülenir. Sonraki günlerde ve haftalarda Bnb. Hakkı Bey ve Selma Hanım at gezintilerine çıkarlar. Nazif Bey, karısı Selma Hanımın Bnb. Hakkı Beyle yaptığı bu at gezintilerine sesini çıkarmaz, doğal karşılar. Fakat, ev sahibi Ömer Efendi; Selma Hanım, kocası Nazif Bey ve Bnb. Hakkı Beyin tutum ve davranışlarını hoş karşılamaz; onları "yabanlar" olarak nitelendirir. Nazif Bey, Ömer Efendinin kendileri için kullandığı "yabanlar" kelimesini, "yabancılar" olarak yorumlar. Ömer Efendi, bu kişilerin hareketlerini onaylamamasına rağmen sesini çıkarmaz. Çünkü, neticede Nazif Bey, bankada çalışmakta ve biri mebus, diğeri binbaşı olan iki önemli dostu bulunmaktadır. Ne de olsa bu makamlarda bulunan kimselere ihtiyacının olacağını düşünür ve beğenmese de onlarla iyi geçinmenin menfaati icabı olduğuna kanaat getirir.

Bir başka gün Selma Hanım; kocası Nazif Bey, kocasının arkadaşı Murat Bey ve ailesinin, Bnb. Hakkı Beyin de birlikte bulunduğu bir sohbet toplantısında Neşet Sabit adında İstanbul'dan yeni gelmiş bir yazarla tanışır. Selma Hanım, Bnb. Hakkı Beyden etkilendiği gibi, Neşet Sabit Beyden ve konuşmasından çok etkilenir. Neşet Sabit'in Selma Hanım üzerinde bıraktığı bu etki, sonraki zamanlarda da kendini gösterir.

Selma Hanım, silâh kullanmayı iyi bilir. Bnb. Hakkı Beyin yaptırdığı atış denemelerinde başarılı olur. Bu başarısından cesaret alan Selma Hanım, Bnb. Hakkı Beyden kendisinin cephe ya da cepheye yakın yerlerde görevlendirilmesini talep eder. Bu talep karşısında Bnb. Hakkı Bey, aracı olur ve onun Eskişehir'deki bir askerî hastahanede görev almasını sağlar. Selma Hanımın hastahanede göreve başlamasından bir hafta sonra Yunanlılar taarruza geçer. Bu durumda Ankara'ya geri döner. Ankara halkı, ümitsiz biçimde şehri boşaltma
faaliyetlerine girişir. Selma Hanım ise, Yunanlıların Ankara'ya gelemeyeceği konusunda kesin inançlıdır. Çünkü, hastahanede görev yaptığı kısa süre içinde yaralı askerlerin bir an önce cephedeki arkadaşlarının yanına dönme isteklerini unutamamıştır. Bu inancını, tanıdığı herkese söylemeye ve halka moral vermeye gayret eder. Kocası Nazif Beyin tüm ısrarlarına rağmen Ankara'yı terk etmez ve Cebeci hastahanesindeki görevinin başından ayrılmaz. Ona göre, Ankara; vatanın kalbinin attığı kutsal bir şehirdir. Millî uyanış ve zafer; ancak Ankara'daki mücadeleye bağlıdır. Bu nedenle Ankara, terk edilmemelidir. Nazif Bey, karısı Selma Hanımın kendisini dinlememesi karşısında ondan ayrılır.

Nihayet, Selma Hanımın beklentileri meyvesini verir. Türk ordusu, Sakarya'da zaferi kazanır. Bu zaferin arkasından ise Büyük Meydan Muharebesi ile Türk milleti Yunanlılara ağır darbeler vurur ve nihayet Yunanlıların elindeki güzel İzmir, geri alınır. Türk milleti kesin zaferi
elde eder. Bnb. Hakkı Bey de "Miralay" rütbesi ile Ankara'ya döner. Selma Hanım, önceden de çok takdir ettiği Miralay Hakkı Bey ile evlenir. Bu arada Nazif Bey, Selma Hanımdan boşandıktan sonra kötü bir hayata sahip olur; tanınmaz ve silik özellikler çizer.

"Selma Hanım, Nazif'in kendisini bıraktıktan sonra , ne kadar bedbaht olduğunu da biliyordu. ... Yumuşak, pembe, sessiz ve uslu Nazif; kuru, sinirli, sert ve haşin bir insan olmuştu. Kendini tamamıyla içkiye verdiğini söylüyorlardı." (Karaosmanoğlu, 1934:90)

Miralay Hakkı Bey, emekli olur ve bir şirkette meclis idare reisliği görevini alır. Sonraki zamanlarda ise Nazif Bey gibi o da Selma Hanımın gözünden düşer. O artık, cepheden yeni döndüğü zamanlardaki Selma Hanımın gözündeki "ilah" değildir. Giyinişini, yaşayışını ve Selma Hanıma olan tavırlarını çok değiştirir. Ayrıca, lüks yaşamaya merak sarar. Miralay Hakkı Beydeki bu tür değişiklikler, Ankara'da yaşayan diğer insanların da pek çoğunda görülür.

"Nazif, ne kadar eski Nazif değilse, Miralay Hakkı Bey de o kadar eski Hakkı Bey değildir. Selma Hanımın, bu Hakkı Beye, ikide bir 'Nerede o tunç rengin? Nerede o çelik gövden? Nerede o sert ağzın? O koyu kumral bıyıkların?' diye soracağı geliyor." (Karaosmanoğlu, 1934: 92)

Batılılaşmayı yanlış algılayan insanlar, alafranga hayat tarzını kendine ölçü almaya başlar. Ankara'da yaşayanların önemli bir bölümü; Gazi Hazretleri'nin inkılâplarını yanlış yorumlar; çağdaş yaşamanın balolarda, gece eğlencelerinde ve çaylarda boy göstererek
eğlenmek olduğunu düşünür. Özellikle dönemin bürokrat ve aydınlarının bir bölümü birbirleriyle gösteriş yarışına girerler. Hakkı Bey de, Avrupa'yı gören ve Avrupalılarla sıkı ticarî ilişkilerde bulunan biri olarak bu gösteriş yarışının içinde yerini alır.

"Hakkı Bey:
- A hanım, diyordu. Bir defa , ben Avrupa'da bulunmuş bir adamım. (Harb-i Umumî'de bir kere Almanya'ya gitmişti.) Sonra da Avrupa adap ve muaşeretine dair ne kadar kitap görürsem alıp okuyorum. Artık, benim yaptığımın doğruluğundan şüphe edilir mi?" (Karaosmanoğlu, 1934:110)

Hatta, sade bir aile hayatı olan Murat Bey bile, bu olumsuz ortam içinde gülünç duruma düşmekten kendini kurtaramaz ve bilinçsiz faaliyetleri ve tavırlarıyla Selma Hanımı şaşırtır. Murat Bey, mebusluğu bırakır ve safahat âlemi içinde özünü kaybeder. Murat Beyin arabasından, çay ve yemek davetlerinden azamî derecede yararlanan insanlar, gerçekte onun samimî dostları değildir.

Selma Hanım, yılbaşı eğlencelerinin düzenlendiği yeni açılan Ankara Palas Oteli'nde önceden tanıştığı ve etkisinden kurtulamadığı Neşet Sabit Beyle tekrar karşılaşır. Neşet Sabit Bey; Ankara'da bir evde tek başına yaşamasına rağmen, İstanbul'daki bir gazetenin yazarlığını ve muhabirliğini yapar. Ayrıca, tercüme işleriyle uğraşır. Neşet Sabit Bey de, Selma Hanım gibi Ankara sosyetesinin bilinçsiz hayat tarzından rahatsızdır. İki eski dost, duygu ve düşüncelerini birbirlerine aktarırlar. O günden sonra birlikte gittikleri tüm balo ve davetlerde Selma Hanım ile Neşet Sabit Beyin sohbet konusu Ankara halkı üzerindeki değişme ve Batılılaşma kavramının yanlış anlaşılmasıdır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara, yalnız insanlarıyla ve hayat tarzı ile değil, mimari ve evlerin iç dekorasyonu ile de Avrupaî tarza uygun olarak değişiklik gösterir. Gerek Selma Hanım, gerekse Neşet Sabit Bey; Batılılaşmanın bir eğlence tarzı olmadığı; bilimsel gelişme, değişme ve işletme gücü olduğunda hemfikirdirler. Bu düşünceler; Selma Hanımı Hakkı Beyden iyice uzaklaştırır. Ayrıca, Hakkı Beyin yabancı bir kadınla olan flörtü ve Selma Hanımın kendi hayatını kurmak istemesi, onları boşanmaya kadar götürür. Selma Hanım ikinci kocası Miralay Hakkı Beyden ayrılır.

Neşet Sabit Beyin yardımıyla Selma Hanım öğretmen olur. Cumhuriyet'in kuruluşunun onuncu yıl kutlama törenlerinde Gazi Hazretleri'nin konuşmasını Selma Hanım, yeni kocası
Neşet Sabit Beyle birlikte büyük bir coşkunlukla dinler. Artık, Atatürk'ün oluşturduğu inkılâplar, halk tarafından özümsenir; Ankara'nın çehresi ve bütün Türkiye'nin hayat tarzı da olumlu bir değişme sürecine girer. Ankara'nın bu değişen çehresine ayak uyduramayan, kendi menfaatlerini, ülkenin menfaatlerinden önde gören, yanlış Batılılaşan sosyete grup, Ankara'yı terk eder ve Avrupa'ya yerleşirler. Murat Bey ve ailesi de bunlardan biridir. Selma Hanım, Murat Bey ve ailesine acır ve onların Avrupa'da barınamayacağını düşünür.

Selma Hanım ve üçüncü kocası Neşet Sabit Bey, Kaledibi'nin Cebeci'ye bakan yamacında bir apartman dairesinde yaşar. Selma Hanım, öğretmenliğine devam ederken Neşet Sabit Bey de roman yazarlığı ile meşgul olur. Ayrıca, Neşet Sabit Beyin yazdığı "Kaltabanlar" adlı komedi eseri, Devlet Tiyatrosu'nun açılış töreninde sahnelenecektir. Neşet
Sabit Bey, bu büyük güne hazırlanmanın telaşı ile faaliyetlerine hız verir. Nihayet, oyunun sahneye konacağı gün gelir. Tiyatro oyununu izlemeye gelenler arasında Atatürk de bulunmaktadır. Oyun, çok başarılı bir şekilde sahnede sergilenir. Atatürk, Neşet Sabit Beyi yanına çağırtır ve onu tebrik eder. Oyunun sahnede sergilenmesinden sonra oyunda görev alan ekip ile birlikte sabaha kadar eğlenen Selma Hanım ve Neşet Sabit Bey, yorgun bir şekilde evlerine dönerler.

Selma Hanım, Neşet Sabit Beyi çok sevmesine rağmen, onun başka kadınlarla olan ilişkisinden şüphelenir. Özellikle, oyunda rol alan Yıldız Hanım adlı genç bir kızla olan yakınlığını kıskanır. Ancak, Yıldız Hanımın sporcu bir gençle evlenmesi ile bu şüphelerinden kurtulur.

Yıl 1933'tür. Selma Hanım, hayal kurmaktadır. 1943 yılında yapılacak Cumhuriyetin 20. yıl dönümü kutlamaları arasında kendini hissetmeye başlar. Hayalleri içinde, bir gün evine döndüğünde kendine gelen bir mektuptan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun yirminci yıldönümü için yapılacak kutlamaların düzenleme komitesine seçildiğini öğrenir. Bu mektupla, yaşlandığının farkına varır. Cumhuriyet kurulalı yirmi yıl olmuştur.

Cumhuriyetin yirminci yıl kutlamaları da, onuncu yıl kutlamalarında olduğu gibi büyük bir coşku yapılır. Binlerce insan, bir sel gibi Çankaya'ya akar, halk tek vücut olur. Kutlamalara katılan Selma Hanım ve Neşet Sabit Bey, ilerleyen yaşlarının verdiği zayıflıkla yorgun düşer ve evlerine dönerler. Uzaktan işitilen şenlik seslerinin eşliğinde ve içtikleri ıhlamur sayesinde yorgunluklarını atmaya çalışırlar. (Cumhuriyetin 20. yıl kutlamalarını anlatan bölüm içindeki ifadeler, Selma Hanımın hayalleriyle ilgilidir.)

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU'nun "Ankara", birbirinden farklı dönemlerdeki Ankara'yı yansıtması yönüyle okunmaya değer bir romandır. Özellikle, Millî Mücadele dönemi ile Cumhuriyetin ilk yıllarındaki insanların karakteristik özelliklerini anlatması, romana ayrı bir değer kazandırmaktadır.
MeGa_X is offline  
Alt 17-02-2007, 16:41   #12
MeGa_X
Assist Admin
 
MeGa_X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
Yaş: 50
Mesajlar: 840
Ünvan
Rep:: 118
Rep Puanı : 10495
Rep Derecesi : MeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond reputeMeGa_X has a reputation beyond repute
Teşekkür durumu
Teşekkür Etti: 396
916 Mesajınıza 1,550 Teşekkür Edildi
Standart

Atatürk'ten Türk Ulusuna Mesajlar
Sara Gül TURAN
Leyal Yayınları, İzmir


ÖZET

Bu kitabın içeriği, şanlı Türk ulusuna ilmin ışığında mesajlar vermektir. Bu mesajları almalı ve Ulu Önder Atatürk'ün yolunda sevgi ile ellerimizi birbirimize sımsıkı kenetlemeli, içimizdeki vatan hainlerini ve dış düşmanları bu kutsal topraklardan söküp atmalıyız.

Yazar, Sara Gül TURAN Atatürk'ten Türk ulusuna Mesajlar adlı kitabında bu mesajları ve ayrıntılarını tek tek ele almış ve açıklamıştır.

İlk Mesaj: "Hurafelere inanmayınız. Her şeyin kaynağı insan zekâsıdır."

Hurafeler dönemi kapatılmalı, bilimin ışığında bilinçlenmeliyiz. Dinî inançlarımız; akıl,
ilim ve vatanın yararına olmalıdır. Eğer bir dini olay bu ilkeye uygun değilse, bu, din değil, insanları aldatmak ve baştan çıkarmaktır. İnsanın isteği ve zekâsıyla yapabileceği şeyleri tembellik ederek , yapmaması bir suçtur. Bu suçu "Allah'ın dediği olur." diye Ulu Tanrı'ya yüklemek, dinsizliğin, medeniyetsizliğin ve yoksulluğunu kaynağıdır.

Yavuz Sultan Selim' in Mısır'ı fethinden sonra , halifelik Türklere geçince Türk ulusu- nun kültür ve uygarlıktaki yaratma gücünün dizginleri cahil yobazların eline geçer. Ülkede sünni ve şii mezhep kavgaları başlar. Türk ulusu mezheplere ve tarikatlara ayrılarak binlerce insanın kafaları koparılır. Bu tarihlerde Avrupa'da Martin Lüther Hristiyanlık dininde reform yaparak ulusal dille ibadeti ortaya atar. Osmanlı imparatorluğu' nda ise aksine softalaşma başlar. Türklüğün zekâsı bir hiç uğruna Cumhuriyet Devrine kadar harcanır. Yine Osmanlı Tarihi'nden görüyoruz ki bütün yabancı saldırılar , softalığın millet ve padişah üzerinde hakim olduğu günlere rastlar.

İkinci Mesaj:"Softalar cumhuriyetimizin en büyük düşmanıdır . Onlardan kurtulunuz!."

Türkiye Cumhuriyeti'nde kıyafet devriminden önce din yoluyla vurgunculuğu sanat edinenler ,başına sarığı,sırtına cübbeyi geçirir, hoca kıyafetiyle dolaşırdı . Diğer taraftan muhtarın yanında yer alır , dünya işlerine de hükmederdi.

Yazar Türk ulusuna şöyle sesleniyor: "Türklüğünüzü geçmişin çirkin karanlıklarına gömdürmemek için lütfen şahlanınız. Öylesine şahlanınız ki bu vatan haini gericiler ve düşmanınız olan dış güçler Türk'ün gücünü görsün. Haydi Türkiye zafer sizi bekliyor."

Üçüncü Mesaj: "Vatanını seven her Türk, Kara Kuvvet ile savaşmalıdır.

Türk milletinin çok yanlış bir hayat anlayışı vardır. Çünkü; düşmanı yendikten sonra kendi haline bırakırsınız. Yendiğinizi sandığınız düşman sık dirilir ve en güçsüz zamanlarınızda sizi arkanızdan vurur. Kurtuluş Savaşımızdaki kara kuvvet kundakçılığını tam zamanında önlemeseydik bugünkü Türkiye tarihten silinmiş olacaktı.


Dördüncü Mesaj: "Özgürlük ve bağımsızlık Türk ulusunun karakteridir."

Diktatörlük yoktur ve olmayacaktır. Yalnızca bir kuvvet vardır: O da milli egemenliktir. Sadece bir makam vardır: O da milletin kalbi, vicdanı ve varlığıdır. Dünyanın size saygı göstermesini istiyorsanız önce kendi benliğinize ve milliyetinize saygı duyup, fikir alanın- da, fiili olarak tüm eylemlerinizi, davranışlarınızı göstererek milli benliğini bulamayan milletlerin başka milletler için birer av olduğunu unutmayınız.

Beşinci Mesaj: "Din duygusu milli duygudur."

Din sosyal bir olgudur. Toplumla beraber gelişir. Bir dinin tabiî olması için akla, ilme ve mantığa uygun olması gerekir. Din de, Kur'an da insanların örf, âdet, ahlâk ve Tanrı'ya inanış ve bağlılıklarının ilkeleridir ve zamana göre hükümleri daha farklı anlaşılabilir. Çünkü din, millî aşk; vatan ve millet sevgisi ilim, uygarlık, erdem, ahlâk duygusu aşıladığı müddetçe saygıdeğerdir, kutsaldır.

Altıncı Mesaj: "Dua ve ibadet millileşmelidir."

Gelecek ve uygarlık ışığından ayrılmayınız. Din perdesine bürünmüş her hayırlı işi dinle karşılayarak her çeşit devrime engel olmuş vaizlerin, vatan hainlerinin yaldızlı sözlerine kanmayınız. Tuzaklarına düşmeyiniz.

Kur'an-ı Kerim'in Türk Milletine yarayan Büyük Millet Meclisi'nin kanunlarına aykırı bulunmayan öğütlerinden Türkçeleştirerek faydalanınız. Dininizi, ibadetinizi , kitabınızı Türkçe öğreniniz. Unutmayın ki, Kur' an' ı anlamadan okumak dine aykırıdır.

Yedinci Mesaj: "Türkiye'de , Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kanunları geçerlidir."

Türkiye'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kanunları ve Ulu Önder Atatürk'ün öğütleri çok önemlidir. Ancak çağa ayak uydurmak zorundadırlar. Her şeye rağmen gerçek bir ışığa doğru yürümeliyiz. Atamızda bu inancı yaratan kuvvet yalnız vatan ve aziz milletine sonsuz olan sevgisi değil, bugünün karanlıkları ve şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakiki aşkla aydınlık aramaya çalışan bir gençlik görmesindendir.

Sekizinci Mesaj: " Yüksel Ey Türk! Senin için yükselmenin sınırı yoktur."

Sevgili Gençler! Hayat mücadelelerden oluşur. O nedenle hayatta iki şey vardır. Yenmek veya yenilmek.

Atamızın Türk gençliğine verdiği ve bıraktığı vicdani armağan sadece hep yenmektir ve o hep yeneceklerine inanıyordu.

Dokuzuncu Mesaj: " Türk milleti ordusunu çok sever ve onu kendi idealinin bekçisi sayar."

Osmanlı Ordusu değil, Türk ordusu bizleri her an karşılaşabileceğimiz kara tehlikelerden mutlaka kurtaracaktır. Türk Cumhuriyeti sadece iki şeye güvenir: Biri milletin kararı, öbürü de en acılı ve zor koşullarda dünyanın övgüsünü haklı olarak kazanan ordumuzun kahramanlığıdır.


Onuncu Mesaj:" Şuna inanınız ki, dünya yüzünde gördüğünüz her şey kadının eseridir."

Allah insanları iki cins yaratmıştır. Bir toplumda cinslerden biri yalnız çağdaşlık gereklerine uyarsa, o toplum yarı yarıya düşkünlük içinde bulunur. Bir millet gelişmek ve çağdaşlaşmak isterse bu noktayı temel ilke olarak kavramak mecburiyetindedir. Eğer ki toplumumuzun başarısızlığı söz konusu olursa bunda kadınlarımıza karşı umursamazlığın ve hatalı davranışların etkisi bulunmaktadır.

On birinci Mesaj: "Hayatta en hakiki yol ilimdir. Bunu unutmayınız."

Bu söz tüm Türk topluluğunun ve hatta tüm doğu aleminin en büyük imanı, inancı , kuralı ve aydınlığı olmalıdır. İlmin yöntemi birdir. Gerçek; heyecanı ilmin her şubesinde aynıdır. Mezheplere, tarikatlara ayrılarak birlik bozucu değildir. Hür olmak ve ilerlemek için evren yasalarını tanımak ve onlara itaat etmek gerektiğini takdir eder.

Sonuç olarak;

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, günümüz laik Türkiye Cumhuriyeti' ne armağan ettiği bu mesajlar çağdaş bir Türkiye idealinin temellerini oluşturmaktadır. Bu kitapta yazar bu güne de, yarına da ışık tutacak mesajları bütün değerleri bir daha gözden geçirmemiz ve yeniden değerlendirmemiz gerektiğini çok güzel ifade etmiştir.
MeGa_X is offline  
Konu Kapatılmıştır

Bookmarks

Tags
kitap, ozetleri


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Dev Kitap Arşivi! (643 Tane E-kitap) Ebook BuY-RuK E-Book 0 02-01-2011 00:35
E-kitap Okuma Programları MeGa_X E-Book 0 28-06-2008 16:12
Uğur Mumcu'dan 6 e-kitap Uzman1 E-Book 0 23-10-2007 08:34

Sponsored Links


All times are GMT +2. The time now is 21:35.


Powered by vBulletin® Version 3.8.8
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd. Web Hosting By Arvixe